Feymag Logo

9.4.2017 15:22:51

Henüz Delirmedim

by Editör / Sanat

Erin İlkcan Aslan için tanımlama yazısı yazmak işin zor kısmıydı. İstanbul’da ve yurt dışında açtığı sergilerle son günlerde adından sıkça söz ettiren Erin, sanatı en etkili var olma biçimi olarak görüyor.

1

HENÜZ DELİRMEDİM !

Erin İlkcan Aslan için tanımlama yazısı yazmak işin zor kısmıydı. İstanbul’da ve yurt dışında açtığı sergilerle son günlerde adından sıkça söz ettiren Erin, sanatı en etkili var olma biçimi olarak görüyor. Üretim olgusu onun hayatının dengesiyle doğru orantılı ilerlemekte. İşleri için kesin yargılara varamıyorsunuz çünkü kullandığı materyaller herhangi bir zaman diliminde veya herhangi bir işte değişebiliyor. İlgimi çeken ve sizin de ilginizi çekeceğine inandığım işleri, sanat anlayışı ve kişiliği üzerine keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Erin İlkcan Aslan, bana retrospektifinden bahseder misin?

En başından itibaren bir şeyleri ne şekilde ifade etmem gerektiğiyle ilgili sorunlarım vardı. Küçük yaşlarımda müzikle uğraşmaya başladım. Babamın müzisyen olması da etkiliydi tabi. Daha sonra müzik grubu kurduk. Sahneye çıkan, festivallerde çıkan bir punk grubum vardı. Çok heyecanlı zamanlardı o zaman. Çünkü 15 yaşındasın, sahneye çıkıyorsun, senin arkadaşların seni dinlemeye gelemiyor ama içinde bulunduğun ortam gerçekten kirli ve seni cezbeden bir ortam. 3,5- 4 sene müzikle devam etti, sonra bu grup dağıldı. Fakat benim içimde ifade edebilme isteği ve sahnede olmanın verdiği o iyi his birazcık yüksek egoyla birlikte devam etti. Hayatta bir şey yapmam gerekiyor ve bu yapacağım şeyin içinde tamamen ben olmalıyıma karar verdim. Yani başka bir parametre olmamalı, bunu para için yapmamalıyım, bunu başka bir şey için yapamam. Var olmak için! Bütün hikaye bu aslında. Çünkü bir şeyi ne kadar iyi ifade edersen ya da bir şeyi ne kadar iyi anlatırsan o şey var oluyor. 21. yy.da olan şu; hakikat diye bir şey yok. Hakikati ne kadar iyi anlattığın var sadece ve ne kadar iyi anlatıp ne kadar iyi meşrulaştırdığın var.

Bunu yapmak için ilk adımın ne oldu peki?

Anadolu Üniversitesi’nde İşletme diye bir bölüme girdim. 1 hafta dayanabildim. Bundan sonra istediğim bu değili anlayıp aynı okulun Felsefe Bölümü’ne girdim. Sadece sınavlara gitmeye başladım. Çünkü okulda, amfinin içinde bir hiyerarşi vardı, bu hiyerarşi düşünürlerin söylemlerinin hocaların gözünden yansımasının sana gelmesiydi. Bir türlü öğrenemiyorsun esas hikayenin nasıl olduğunu ama zaten esas hikaye, sana bol bol okumalar verilmesi gerekmesiyle ilgili. Bol bol okuma ve bol bol karşılaştırma verilmesi gerekiyor. 

Hala arayış içerisindesin …

Evet çünkü bir şey anlatmak istiyorum yani kendi yolculuğumu anlatmak istiyorum en azından ama bunu nasıl anlatacağımı hala bulamamışım.

Bana güzel sanatlara gelene kadar ki sürecinden bahsettin. Çizim hayatının hep bir yerinde miydi yani?

Şöyle yerindeydi, küçüklüğümden beri boya kullanmayı çok seviyordum ve resim diline göre konuşma dili, anlatmak istediğin şeyleri kısıtlı tutabiliyor. Bu dilin veya dil dağarcığının yetersizliği yüzünden olabiliyor.  Sanat dilinde, görsel veya işitsel sanatlarda diyelim, karşı tarafa deneyim verebiliyorsun. Kişinin o deneyimle öğrenmesini sağlıyorsun. İçinden kelimeler çıkıyor. Sonra kelimeler ve anlam yok oluyor, kişiye sadece duygu verip daha iyi öğretebiliyorsun. Bu doğal süreç benim kendimi anlatma ve hikayemin nasıl ilerleyeceğiyle doğru orantılı gelişti. Çok fazla desen çiziyordum, küçük defterler tutuyordum. Eve giderken metroda sürekli desen çiziyordum, sokağa çıkıyordum oturduğum yerlerde çiziyordum. Sınava girmek için baya hazırladım kendimi. En nihayetinde 1. senenin ilk haftasında Hacettepe’ye girdim ve hayal kırıklığına uğradım. Çünkü olmasını düşündüğüm akademi yapısı yoktu içeride. Çok eksiği vardı.

Bunlar ne gibi eksiklikler?

Formal eksikliklerdi, herhangi bir altyapı eksiği değildi. Sadece akademinin akademik bürokrasiden kopabileceğini düşünmüş olmam belki de benim hatamdı fakat ne yazık ki devlet kurumu olduğunu görmezden gelmeyi tercih etmiş ve bu tercih için de zorluklar yaşamıştım. Kendi kendime ‘ tamam bundan sonra bir iş yapacaksam bu tamamen kendi dilimde, bugüne kadar öğrendim şeylerle kendi hikayem üzerinden yapacağım’ deyip devam ettim.

İlk serginden bahsedelim.

İlk kişisel sergimi 1. sınıfın 1. döneminin ortasında açtım. Baya riskti benim için, 1. Sınıf öğrencisisin sana çiğ gözüyle bakılıyor. Böyle bir şey denedim fakat olmadı. Ve böylece pişme fikrinden de soyutlanmış oldum.

Nasıl ve neden olmadı?

Sergi güzel bir yere geldi. Birkaç tane online mag'de çıktı. Oldmag’de çıktı mesela, orada görünce çok şaşırdım hatta hoşuma da gitti. Benim gözümde profesyonel bir online dergi. Fakat okuldaki hocalarımın bana verdiği tepki ‘hayır yapma-çok erken’ ve benzerleriydi. Yani destek olarak aldığım çok şey yoktu okulda. Dört senede aşağı yukarı yirmiye yakın kişisel sergi açtım herhalde, sayısını net bilmiyorum. (web sitesinden sayısına bakıyoruz )

İşlediğin ana konulardan bahsedelim istiyorum. 

Öncelikli konum şehir hayatındaki bireyin durumu. İlk işlediğim ana konulardan bir tanesi bu. Bireyin ne kadar değiştiği, ne kadar sabit kaldığı, bir şeyler hayatta ne kadar hızlıydı, bireyi nasıl etkiledi ve bilinçaltında neler değişti? Bir de şehir hayatının bireyin üstündeki bilinçaltı yükü var. Bu çok büyük bir yük. Genel olarak ben kendimde gördüğüm şeyi dışarı yansıtmaya çalıştım. Başkalarında gördüğüm şeyi de kendime alıp dışarıya yansıtmaya çalıştım. Ve bunu sadece sergilerle yapabilirdim.

Klasik sınırları zorlayan bir sanatçı olduğunu düşünüyorum. İletişim teknolojilerinin tüketim olgusunu koşullandıran ve sanatı seçkin bir yapıda tutmaya çalışan müze- galeri gibi mekan kavramlarını yeniden sorgulamaya bıraktığın işlerinle karşılaşıyorum. Bu bağlamda bunlara ilişkin bilinçaltına sinmiş değer yargılarını giderek yitirdin mi?

Yok etmek istiyorum hatta :) Her şeyi kuralına göre mi oynamak zorundayız? Çünkü  bunun kuralı şöyledir; iş yaparsın birine ulaşırsın, o birinin vasıtasıyla galeriye ulaşırsın ya da galeri sana ulaşır. İşleri alır sergilersin, işler satılır, koleksiyoner alır ya da koleksiyoner olmak isteyen biri alır. Küratör seni burada yönlendirir ve küratörün yönlendirmesiyle aslında görsel bir işçiye dönüşürsün. Bu çok kötü bir durum değil. Çünkü bu senin yaptığın işle hayatta kalmanı sağlar. Ben bunu yaparken bir işi çıkartıp o işin benzerlerini üretmeye devam edersem kendimi sabitlenmiş olarak hissedeceğimden dolayı bunu yapmamayı tercih ettim.

Serilerin bunu ifade ediyor sanırım…

Evet, hep seriler çıkarttım şimdiye kadar, bütün işler bütün sergiler bir seriydi aslında. Bütün sergilerin hepsi aslında tek bir işti. İnsan bedeni gibi tüm organlar oradaydı ama ayrı ayrıydı. Bütün mekân bir insan bedeniydi. Bilinciyle, ruhuyla, hayat süresiyle beraber ve içeride işler tek tek koptuğunda anlamları düşmeye başlıyordu. Galeriler çok ön yargılı yerler gibi geliyor bana. Eski kafacılık diye bir şey var, bu eski kafacılıkta (metaforik bir örnek olacak ama) senin hala barok fırça vuruşlarıyla altın varaklı çerçevede işlerini görmek ister gibi yaklaşıyorlar ya da seni bu disiplinde görmek istiyorlar. Fakat dünya başka bir yöne doğru evrildi. Artık galeri açmak çok zor olmamaya başladı. Sanatını sergilemek çok rahat bir hale geldi. Bir alan yakalayıp o alanı kendi galerin olarak belirleyip o kafada olan sanatçıları oraya çekmeye başlayabiliyorsun ya da sanatçılar seni buluyor bir şekilde. Böylece görsel, işitsel veya kültürel dil yaratılıyor.

Ankara’da bunun örneğini gösterebilir misin?

Ankara’da TORUN isimli kolektif bir sanat galerisi mevcut. Torun senin özgürce dans edebileceğin bir alan. Resim objesi dışında resimsel yaklaşımın nasıl başka şeylere evrilebileceğini öğretti bana orası. Çok iyi bir deneyimdi. Farklı projeler yapmak için çok ideal bir alandı benim için. Çünkü Torun’da yöneticilik/ para kazanmacılık anlayışı yoktu. Kirası başka şekillerde, fonlarla vs ödeniyordu. Sanatçının illa satma zorunluluğu yoktu, sanatçı ne isterse ona göre şekilleniyordu her şey. Belli başlı kriterleri vardı tabi; çok ağır ya da çok kitch olan şeyleri başka bir tarafa çekmek gibi ama sanatçıya oyun alanı sağlayan bir yerdi burası.

Description: 20120412005_1.jpg

Sergileyeceğin işler için  mekanı ne şekilde seçiyorsun ?

Galeri mekânının sahibiyle tanışıyorum ve galeride yapılmış işlere bakıyorum. Miro retrospektifi yapılmış bir yerde yaptığım iş hem benim için sönük olacaktır hem de oraya hiç uygun olmayacaktır. Onların gözünden de görmek gerekiyor. Bu yüzden galeriden ziyade artık yeni alternatif sergileme mekânları giriyor işin içine.

Bir tanımlama yapacak olsan, yeni sergileme mekânlarını kolektif mekan anlayışı üzerinden mi değerlendirirdin?

Hayır şunu demek istiyorum; otel odası gibi, İnstagram gibi ya da sokak gibi . İnsanlara sosyal medyadan bir seriyi postlamak ya da mail atmak gibi. Vr gözlükleri biraz daha gelişip lens haline geldiğinde ben hala hayatta olursam o zaman şu olacak; yürürken herkesin gözünün önünde reklamlar çıkmaya başlayacak. Ben de o anda tak diye sanat eseri dediğim ve dediğimiz an ona dönüşen işler koyacağım insanların gözüne.

Herkes Black Mirror izlemiş, öyleyse yeni soru:  İşlerin ve sergileme biçimlerin unik diyebilirim. Bahsetmeni istediklerim; Sdrr, Awawe, Hunt&Hunter, BustYear, Wabi-Sabi, Pomptu No:205, Ev-De Prodükt

Üç adet ev sergisi yaptık. Bu ev sergisi tamamen içeride izleyicinin de üretebilmesini sağlamak için tasarlanmış ev sergileriydi. Çünkü galeri çok pohpohlanmış şımarık bir çocuk gibi davranıyor. Tüm galeriler için söyleyemem bunu. Galeri mekânları dışarıdan böyle görünüyor. Üretmeyen bir insan için ya da sanat inceleyicisi ya da sanat araştırmacısı olmayan bir insan için. Galeri bu kadar ulaşılmaz göründüğü zaman ister istemez sanatta tek bir kitleye hitap etmek zorunda kalıyor. Sen anlıyorsan gelirsin, anlamıyorsan gelme gibi bir yaklaşım.

 

 

“Art Of Middle Finger” 2016

“Vision-Less” - 2016

“Kabak Valley vs Fire” - 2016

“I Lost You My Darling Becouse

Of My Libido” - 2016

 

İnternet reklamlarında bile belli bir sanat görüşü verilmeye çalışılıyor artık. Belli bir fame oluyor ve o fame in etrafında koşuyor insanlar ve trend yükseliyor. O trend bir yerden sonra bitip yeni bir trend üzerinden devam ediyor. Her şey uçuyor bir şekilde. Böyle bir ortamda galerinin kalıcılığı hiçbirimize yaramayacak bence. Bana yaramayacak, sürekli yeni şeyler üretmeye çalışan diğer arkadaşlarıma yaramayacak. Evet bazen ‘kalıcı olayım, bir galerinin sanatçısı olayım gittiği yere kadar gitsin, işlerimi onlar karşılasın, masraflarımı onlar karşılasın, satacak kişiyi o bulsun’ diye düşünülüyor.

Bu sanatçının üretim sürecini de etkiliyor mutlaka.

Deli gibi hem de. Artık paranın istediği yere göre üretmeye ve düşünmeye başlıyorsun ve bunun dışında kalmak için çok uğraşıyorum.

 İşlerini etkileyen temel değişimlerden bahsedebilir miyiz?

Tamamen kendi hayatımın dengesi. Hayatımdaki en ufak bir değişim yaptığım işi doğrudan etkiliyor. Bir arkadaşımı bir ay görmediysem bu benim işime yansıyabilir ya da ayağımı burktuysam. Bu sadece görsel işler için değil yazınsal işler için de. Dengesiz bir parametre değişimi var ve ben sabit bir sanat bir üretemem, hep aynı imgeyi devam ettiremem. Sürekli imge değişiyor zaten, metropolde yaşıyorum. Bodrum'da çok güzel bir köyde küçük bir dağ evinde yaşıyor olsaydım geriye çekilir, arkama yaslanır, huzurlu bir şekilde üretirdim. Ama şuan içinde bulunduğum ülkenin haberlerinde duyduğum minicik bir ses bile beni o huzurlu halden alıp başka bir yere götürüyor.

Bir iş bir düşünce sistemini belli eder aslında. Senin işlerine baktığımda birden fazla şey çağrışıyor. Şunu diyemiyorum; ‘Erin kavramsal sanatçı’, ‘Erin’in genellikle dijital işleri var’ ya da ‘Bu adam analog seriler üretir.’ Bu tespit, bahsettiğin parametrelerle ilgili sanırım

Hem öyle hem de bir yandan trendleri takip etmek zorundayım. Çünkü anlatabileceğim hikâyeyi eğer heykel dilinde anlatabileceksem heykel yapıyorum. Dijital bir dilde anlatabileceksem dijital olarak ya da yazı diliyle anlatabileceksem yazı. Kafamın içinde yüzlerce kola ayrılmış bir üretme skalası var. Ve ben bu skalanın hangi parçasını alıp o parçanın üzerinden gideceğime karar vermekte zorlanıyorum. Bu çok yorucu bir süreç.

“untitled” / AWAVE / 16x9cm / 2016 /erinilkcanaslan

 

 

Fakat bunların bir tanesini bile yapamazsam ben var olabiliyorum demem, var olma biçimi olarak seçtiğim şey üretmekse o zaman saldırabildiğim her yerden saldırmalıyım var olma fikrine. Aynı zamanda galeriye küsmek var olmamı etkileyecek mi onu da bilmiyorum.

Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde yaptığın SDRR (Sex-Drug-Rock&Roll) adlı sergine geldiğimde çok şaşırmıştım. Salona girdiğimde gördüğüm ilk şey glitchlenmiş pornografik fotoğraflar ve içeride etrafa serpiştirilmiş fetiş öğeleriydi.

 

"The Sin Serie” 1 to 20 . 
                10,5 x 7,8 cm

The Sinner’s Borders” 110x100x120cm outdoor installation

"Lung" 150cm x 100cm x 80cm

 

 

Çağdaş Sanatlar Merkezi Çankaya Belediyesi'ne ait bir kurum. Belediye Chp'ye bağlı yani baya devletin içinde bulunduğu bir durum var. Hikâyenin alt metni yitirilen ve kendini kaybetmiş bir gençlik var. Ben de bunlardan biriyim, sen de osun. Tanıdığımız bir miktar insan da böyle. Kendini kaybettikten sonra bunu tekrar kendini bulma süreci olarak yaşıyoruz. Bu süreçte çok fazla şey deniyoruz, çok fazla davranış biçimi deniyoruz, iletişim biçimi, çok fazla insan, çok fazla ortam deniyoruz. Bir şekilde ambale oluyor kafalar. Dışarıdan ‘Bunlar ne yapıyor, bunlar boku yemiş!' diye bakan insanlara 'Aslında bizler deneyimlerimizden beslenerek üretiyoruz.' deme biçimimdi. Sergi sırasında kurumdaki görevliler serginin bir parçası olan, içinde kondom-kırık sigara-tohum vb öğeler barındıran kül tablasını döktüler. Orası bir galeri, devlete bağlı bir galeri ve bunun bu şekilde düşünülmesi çok normal. Çünkü adamlar sanat formu veya estetik form olarak heykel, seramik ve resimden ileriye gidememişler. Ya da çirkin olan bir şeyin güzel olma fikrini bir türlü algılayamamışlar. Galeride güzellik hala bundan bin sene önce öğretilmeye çalışan güzellik kavramı olarak ilerlemiş. Kusursuz olanın güzelliği olarak ilerlemiş ama biz zaten kusurlu olarak güzel bir şey yaratmaya çalışırken kendimiz güzelleşiyorsak demek ki kusurlu bir şeyi de güzel olarak gösterebiliriz.                     

 

Tam bu noktada Wabi-Sabi’ye girelim.

Wabi-Sabi güzelden vazgeçme noktasının sergisiydi. Bu süreçte dijital kolajlar yapıyordum. Bir fiil dijital kolaj yaptım, başka hiç bir formla uğraşmadım, desen bile çizmedim. Arada barda otururken elime kağıt kalem alıp elim körelmiş mi körelmemiş mi diye kontrol ediyordum. Yaptığım dijital kolajlarda çok fazla kelime ve çok fazla anlatım öğesi kullandığımı fark ettim. Ağdalı bir dile evrildiğini fark ettim yaptığım işin. Evet, sadeleşmek gerekiyor, sadeleşmem gerekiyor dedim.

 

Daha da güzel ol

30.7 x 43cm / Bristol üzerine dijital baskı / 2016

pompeii de ölmek isterdim“ 

30.7 x 43cm / Bristol üzerine dijital baskı / 2016

Kulaklarım sana teşekkür ediyor

30.7 x 43cm / Bristol üzerine dijital baskı / 2016

İşler üretmeye başladım. İçerideki materyalleri çıkartıp ortaya tek bir obje yerleştirdim. Resim dilinden vazgeçmeye başladım, resmin içindeki mekândan vazgeçtim. Çünkü ben bir mekân yarattığımda kişinin zihnine o mekân, vazgeçilmez bir fiziksel mekân olarak giriyor. Fizik kurallarına sadık bir mekân olarak giriyor. Anlatmak istediğim şey tam olarak kendi sadeleşme sürecimdi ve bunun için bir mekâna ihtiyacım yoktu. Çünkü zihnimi kurcalayan belli başlı öğeleri atıyordum. O yüzden mekânı kaldırdım bundan sonra yaptığım işlerde. Wabi-Sabi'de büstleri kullandım mesela.

Farklı materyallere geçişteki ilk işin bu mu?

Yok değil. Daha önce küçük küçük denemeler yapmıştım ama ilk sergi bu. İlk sergilemek istediğim seri Wabi-Sabi serisiydi. Kelime anlamı 'kusurlu güzellik' demek. Burada yapmak istediğim tek şey bana öğretilmiş olan her şeyi nasıl yok edebilirim. Erin olmamı sağlayan her şey doğduğum andan şimdiye kadar bana yüklenmiş ya da dışarıdan aldığım hiçbir şekilde bana ait olmayan şeyler. Ağaç imgesini gözümde canlandırırken bile ağacı gördüğüm için canlandırabiliyorum. Konuşmamı sağlayan şey birilerinden duyduğum ya da okuduğum kelimeler. Bütün hepsinin bütünleşme ve birleşme anı beni çok komplike bir kolaj yapıyordu ve artık sadeleşmek istiyordum.

Wabi-Sabi'deki düşük çözünürlükteki görsellerin sebebi kusurlu güzellik mi?

Kolajlarını yaptığım bazı görseller çok düşük çözünürlükteydi ve evet bu Wabi-Sabi'nin bir parçasıydı . Düşük çözünürlükte bir görseli oraya koyabilirim. Çünkü anlatmak istediğim şey kusurlu olan şeyin güzelliğiydi. Çerçevelerin bazıları çatlaktı mesela, alta yerleştirdiğim künyelerinin bir kısmı yamuktu, 1 derecelik bile olsa diğerlerinden yamuk duruyordu. En keyif aldığım sergilerimdendir. Hem güncel renkleri ve güncel skalayı hem de evrildiğim adamı kontrol ettiğim bir sergiydi.

Hunt&Hunter…

Wabi-Sabi'de Hunt ve Hunter adlı iki iş vardı. Av, avcının peşinde duruyordu sergilenişte. Soldan sağa doğru bakılacak şekilde dizildi. Wabi-Sabi'nin içinde tek alt metin yazdığım iki tane işti.

“av & avcı ”- Untitled – mix. tech on paper - 21 x 29cm - 2016

“av & avcı ” - Untitled -  mix. tech on paper - 21 x 29cm - 2016

“av & avcı ” - Untitled -  mix. tech on paper - 21 x 29cm - 2016

 

İnsanım ve insan olarak kendimi var etmeye çalışıyorum. Zaten diğer primatlardan farklı olmamın tek sebebi kendi farkındalığım ve bunu nasıl geliştirebileceğim ya da bunu nasıl arttıracağımı bilinçli bir sürece sokmuş olmam. Ama hala içimde kalan memeli bunları içgüdüsel olarak daha faklı bir hale getirmeye çalışıyor. Hem kendimle av oluyorum hem de bir anda avcı. Ama yapmaya çalıştığım tek şey bundan bahsedip kendi içimde bunu kabul etmek. Ben yüzmeyi hiç bilmiyorum ama suya atladığımda bir şekilde yüzebiliyorum. Ve ben bunu DNA'ma kodluyorum, yüzebilmiş olmayı. Benden sonra gelecek nesil hala ayakta kalıyorsa, bunlar yüzebiliyor oluyor. İşte Hunt&Hunter'da kendi kendimle avlanmaya çalıştığımda; Bu avı nasıl av olarak görüyorum? Bu avcıyı nasıl avcı olarak görüyorum? Ben hangisiyim, ben avcı olduğumda ne yapıyorum, av olduğumda ne yapıyorum?  Yine kusurluydu çünkü insan bedeni ve insan bilinciyle yapabiliyordum hala kısıtlı materyalle yapıyordum bunu. Ama hala ikisi de komik arkadaşlar.

 

 

Peki, sence dijital sanat tarihi diye bir şey var mı?

Dijital sanat tarihi diye bir şey var. Hatta bununla ilgili bir serim var 'BustYear'. Sana açıklamasını okumak istiyorum; ''Klasik sanat tarihinin ve üretiminin vazgeçilmez kolonlarından biri olan büstleri dijital sanat üretim mecralarının atası sayılabilecek ve klasik dijital sanat tarihi diye bir şey olursa mağara resmine eş değer nitelik taşıyacak olan paint uygulaması ile yorumlanması.'' 

                            Description: tumblr_inline_olimrbvZku1qen9hu_500.jpgDescription: tumblr_inline_olimo0GgMR1qen9hu_500.jpg

Gördüğüm kadarıyla dijital sanat tarihi ya da dijital illüstrasyonlarının sanat tarihine girmesi diye bir şey olursa değil zaten girdi şuanda. Artık Getty Müzesi bile dijital bir video satın aldı mesela. Bu çok büyük bir şey.  Dijital yapılmış işler dijital formlarında daha edisyon ya da madde dünyasına gelmemiş haliyle, veri olarak, Usb belleklerde koleksiyonerlere falan gidiyor. Çok ilginç bir kafaya evrildi orasıda. Ben Mısır- Yunan- Roma Klasik Dönemi'nde yapılmış büstleri alıp Paint'te çizdim. Hem o dönemin güzellik algısını kendime mal etmek için, çünkü Sezar büstü çok güzeldi çünkü çok pürüzsüzdü. Rönesans formunda güzeldi. Bu formu kendime alıp yeniden dönüştürmek istedim. Üzerlerinde renk değiştirme müdahalesi var çünkü Paint'teki renk skalası çok zayıftı. Baskıya girdikleri zaman o baskı renklerini dışarıya çıkartmak istemediğim için birazcık Photoshop ile üzerilerinde oynamış oldum. Bu da restorasyon gibi oldu.

Tek kullanımlık, tüketilebilir…

Description: tumblr_inline_ni8025fN7i1qen9hu.jpg

Pomptu, otel odası!  2015 yılında bir döneme girdim ve bu dönemde insanlarla kurduğum bağların aslında yapay bağlar ve benim hayatta kalmak için ihtiyacım olan sosyal çevreyi sağlayabilmek için yüzeysel bir şekilde kurduğum bağlar olduğunu fark ettim. O dönem gerçekten insanlarla kurduğum ilişki çok yüzeyseldi, çekirdek çevrem dışında. İnsanlarla böyle ilişkiler kuruyorken, objelere çok bağımlı olduğumuzu düşünmeye başladım. İnsan nesneyle arasında bir bağ kurmak ister. Birinin kupa bardağı vardır, aslında o sadece kupa bir bardaktır ama kişi ‘ biri ona hediye ettiği için ya da iyi bir gününde aldığı için’ kupaya anlar üzerinden belli anlamlar yüklemeye başlar ve sahiplenmek ister. Nesneyle arasında bir bağ kurmak ister bu da bir şeyleri sahiplenmek için bir yerlerini yırtan insan modeliyle alakalı. Bu insanı çok yoran bir şey. Ruh bakımından bedene bile ait olamama durumu varken, ölümlü olduğumuzun farkında olmak varken bir şey sonsuza kadar kalacak ve onu asla ama asla hiç kaybetmeyecekmişiz gibi yaklaşamayız. Bu bizim sadece zihnimizi bir yerlerde sıkıştırır, bu kadar. Başka hiçbir şey yapmaz.

Description: tumblr_inline_ni7zovfm5W1qen9hu.jpgDescription: tumblr_inline_ni7zxtEzp31qen9hu.jpg

Pomptu, tek kullanımlık tüketilebilir demek. No: 205 numaralı otel odasında yapılacak bir sergiydi. Yapmak istediğim, normal sergicilik anlayışında sanat eserlerine dokunamazsın ya da sanat eserlerine interaktif bir sergi değilse yaklaşamazsın çünkü onlar yücedir anlayışını kırmak içindi. Öğretilen sanat anlayışı bu maalesef. Hala üreten arkadaşlarımda ya da insanlarda gördüğüm bir yaklaşım. Şükürler olsun hepsinde değil. İşin üreticisi olarak ben işi o kadar tüketeceğim ki sergi yaptığımda insanlar o işleri bir kaç saniyede tüketip oldukları alanın içinde muhabbet etmeye, nasıl takılıyorlarsa öyle takılmaya devam edeceklerdi. İşler onları vurmayacak, işler onlara biraz görünüp ortadan kaybolacaktı. Her şeyi tek kullanımlık malzemelerden yapacaktım.

İnsanın nesneyle kurduğu ilişki aslında nesnenin ölümsüzleştirilmesidir ve sen bunun tersini yansıtmaya çalıştın.

Evet ama şöyle bir yansıtma; siz bunu yapıyorsunuz, biz de bunu yapıyoruz, aslında siz biz diye bir şey yok hepimiz bunu yapıyoruz ve bunu yaparken bunlardan kurtulmak çok zor değil. Ben tek kullanımlık bir objeyi sanat eseri olarak görmek istiyorum. Sanat eserinin ölümsüzlüğü ve kırılmazlığı vardır ya, sanat tarihinin asla yok olmayacak şeyi. Bir şey çerçeveye girerse o ölümsüzleşir kafası. İşler bittikten sonra eski ve yeni ürettiğim işleri bir otel odasının duvarlarına yerleştirdim.

Description: tumblr_inline_ni7zur8PQG1qen9hu.jpgDescription: tumblr_inline_ni7zqpvX4Y1qen9hu.jpg

Ve insanlar gelmeye başladılar sergiye, işlerin etrafında geçirdikleri süre maksimum üç saniyeydi. Gelen herkesin sergiyi bitirmesi maksimum dört dakikalarını aldı. Bunu galeride yapsam yapamazdım. Sergi bitti, işleri topladık, bir kısmını attık. Satılan iş oldu bu arada, çok ilginçti.

Bunun daha önce yapılmış bir örneğini var mı?

Ben görmedim, araştırmadım da. Otel odasında yapmamın sebebi obje gibi oranın da geçici bir mekân olmasıydı.

Gökhan Tüfekçi ile yaptığın sokak resimleri otel odasındaki işin tam ters algısı gibi…

Ankara'da yaşıyoruz. Burada görsel olarak var olan şeyler led tabelaları, reklam panoları, çirkin olmayan ya da çok çirkin afişler ve gri. Bu grilik duvardan ve belli başlı renklerden ibaret. Bir mekân açılacaktı, konuştuk, buraya yardımcı olacaktık. Hem fotoğraflama işinde hem de kendi işimizi yapacaktık burada. Çok fazla malzemeye ihtiyacımız vardı. Bize malzemeleri temin ettiler, biz de başka bir şey talep etmedik. Tunalı Hilmi Caddesi ile Bestekâr Sokak'ın kesişimindeki duvara giriştik. Bir gecede bütün duvarı doldurduk fakat bir gecede doldurduğumuz için aslında sadece renklendirme işleri gibi oldu. Belli bir konsepti yoktu. Herkes kendi işini üretti ve o duvarda yeni şeyler denedik. Yaparken öğrendiğimiz şeyler oldu ve bu işler şehrin hoşuna gitti.

Description: 14079585_10154456556132920_2247391582000526123_n.jpgDescription: 14141487_10154471609992920_2960211965376805360_n.jpg

Ben de bir iki fırça atmıştım :)

Bu çok güzel. Çünkü bu üretime senin de katkıda bulunman istenmiş.

Daha sonra Bestekar Sokak'a yayılmaya başladınız.

Kimseyle alakamız olmadan, kendi imkânlarımızla ve formlarımızla bu sokakta çalışmaya başladık. Haberlerde çıkmaya başladık, birileriyle röportaj yaptık fakat çok ciddiye aldığımız bir proje değildi bu. Sadece sokakta bir şeyler olsun, burada bir eksiklik var ve o eksikliği bir renklendirmeyle dolduralım durumuydu.

Description: 14117763_10154462887092920_6516844794454755335_n.jpgDescription: 14203291_10154462887412920_3674797983618706859_n.jpg

Orası çok işlek bir yer olduğu için, belki hiç sergiye gitmeyecek birine unik bir sanatçı eseri bıraktık. Bir şeyleri kırmıştır umarım. En azından önünde selfie çekilmiştir insanlar hoşlarına gittiği için veya bir yerlerde paylaşılıp başka bir imgeye, başka bir algılama haline dönüşmüştür. İhtiyaç olduğunu fark etmişlerdir belki. Bir kaç ay sonra Tunalı Hilmi’dekiler söküldüler, şuan sökükler sadece birkaç tane kalmış. Bunlar reklamcılık gibi olmuş artık duvar resmi gibi değil de afiş gibi. Bu üzüyor fakat yakında daha sert bir şeyle çıkacağım sokağa. O imge başımı belaya sokabilecek bir imge olacak. Kesinlikle politik değil yapacağım şey. Awave serisindeki sansürlenmiş porno imgeleri gibi, 8-9 m.lik bir şey yapacağım. Cem Soner arkadaşımın yaptığı 'Sen de mi Havva?' adlı işinin üzeri karalanmıştı mesela. Kafalardaki bağnazlık kırılmıyorsa birilerinin gözüne sokarak alıştırmak gerekiyor. Bazı şeylere kayıtsız kalarak, bazı şeyleri normalleştirerek öğrenmeye alıştık diye düşünüyorum.

Sokak sanatını diğer sergileme biçimlerinden ayıran nedir?

Resim tarihine baktığımızda, mağara duvarlarına belli başlı imgeler çizerek, ritüeller koyarak başlayan bir imgeyi aktarma süreci görürüz. Şehirde yaşayan insanlar olarak rahatsız olduğumuz şeyler var. Bizim duvar resimlerinin nedeni şehrin çok karanlık ve gri olup insanların renk görememesiydi. Yunanistan'da, krizden sonraki anarşi ortamı sırasında tüm ülke baştan başa grafitlerle, duvar/ yazı ve resimleriyle doluydu. Gezide de böyleydi. İnsanlar spreyleri eline aldılar ve gerçekten devasa bir mizahla çok güzel şeyler çıkardılar ortaya. İyi bir edebiyat dili yarattılar, iyi resimler yaptılar. Stencil yapmayı öğrenen, hiç alakası olmayacağını düşündüğüm, ön yargımı kıran insanlar oldu. Stencil basan insanlar gördüm ve bu bir yerde halkın bir araya gelerek rahatsızlığını dile getirme biçiminde sanatı kullanma aktivitesine dönüşüyor. Çünkü şuan seninle yaptığım bu konuşma, herhangi bir yazılı mecraya gitmeyecek ya da hiçbir şey olmayacak olsa, bu sadece konuşulacak ve uçup gidecekti. Bu konuşmayı bir metin haline belli bölmelere yerleştirdiğimizde ve okuyan A kişisi bir şey kapıp bunun üzerine düşünebilecek ve senden benden başka bir yere evrilecek. Biz bu işin eğitimini almış ve gördüğümüz eksikliği tamamlamak için yapan insanlar olduk. Ama Gezi'de insanlar bunu şehirde ya da hayatlarındaki eksiklikleri, insan olmanın getirdiği ya da insan olmaya duyulmayan saygıya olan tepkiyi dile getirmek için yaptılar. Güzel işler çıktı. Gezi'de dışarı çıkıp duvara yazı yazan insanlarla bizim yaptığımız resimler arasında hiçbir uçurum yok bence. Sanatçı da halk da bozuk gördüğü bir olguyu değiştirmek için sanatı aracı olarak gördü çünkü.

İlerleyen zamanlardaki projelerinden bahsedelim son olarak.

Metafiziksel konularla ilgilendiğim bir dönemim oldu. 2010-12 yılında yazdığım Post modern Roman diyebileceğim kitabım basılacak yakında. Yine yakın zamanda bir müzik grubu oluşturmaya çalışıyoruz. Multidisipliner çalıştığımı görüyorum. En başta söylediğim gibi bir şeyi nasıl anlatacağıma karar veremediğimde onun en iyi dilini bulup o şekilde anlatmaya başlıyorum. 5 Nisan'da İstanbul Karga'da (Karga Bar/Kadıköy) bir sergi olacak. Biraz ön izleme yaptırayım sana. Toplamda 1.5 saat sürecek bir sergi bu. Mekânın en üst katına girdiğinde duvarda bir video işiyle karşılaşacaksın. Yere yansıtılmış bir video işi. Sahnede bir enstalasyon olacak ve altı adet çerçevelenmiş dijital baskı olacak. Baterist bir arkadaşım ile müzik performansı gerçekleştireceğiz. Bu performans, mekânın içinde bulunan imgelerden ve insanlardan beslenen canlı bir ses yerleştirmesi olacak. Geri kalanı sürpriz olsun. Bu görsel ve işitsel deneyimin alt metni ise, metropolde yaşayan insanların kendilerine ve kendi duygularına yabancılaşarak sosyal çevresinde saygın bir hale gelmek için duygularını maskelemeye çalışması. Metropolde yaşamak istiyorsak, eleştirel bir şekilde kendi vicdanımızı yok edelim. Vicdanımızı yok ettiğimizde bakalım etik ve ahlak kalıyor mu ortada. Teorik olarak vicdanı yok ettiğimizde etik ve ahlak ortadan kalkarsa evet o zaman tekrar içgüdüsel hayatımıza geri dönüp, bu kez çabaladığımız göstermelik hayat tercihlerimizden bir tanesini yaşamaya çalışmayacağız. Ama buna giremediğimizden dolayı, ben de giremeyeceğim/ kimse giremeyecek, bunun görseli olan kalp imgesini yok ederek yapacağım bunu. Martın başında Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde bir karma sergimiz olacak. Bu yıl mezun oluyorum umarım (gülüyor). Mezuniyet için girişeceğim sergiler olacak ve bunlar fakülteye gelip izlenilebilir. Son olarak İstanbul'da görüşmelerimin devam ettiği ve çalışmak istediğim galeriler var. Tarihleri belli olduğunda duyuru yapacağım.

http://erinilkcanaslan.com/

Editör: Özge Aytekin 

 
Yorumlar