Feymag Logo

09.09.2015

İşkencenin Tarihi

İşkencenin Tarihi

İşkencenin Tarihi

 

Azap nedir? Jaucourt; “İnsanların hayal gücünün genişliğinin, barbarlığı ve gaddarlığı bu hale getirmiş olması açıklanamaz bir olgudur.” Belki açıklanamazdır, ama kesinlikle kuraldışı ve vahşi değildir. Michel Foucault.

Kiliselerin, derebeyliklerin, imparatorlukların kısacası iktidarın her dönem uyguladığı işkence toplumun üzerinde belli etkilerde yaratmıştır. İşkenceye uğrayan kişi sadece sıradan bir birey değil, bir din adamı, önemli bir siyasetçide olmuştur.

Azap çektirme bir tekniktir. Bedene saldırı tipini; acının yoğunluğunu, uzunluğunu suçun ağırlığıyla, suçlunun kişiliğiyle, sınıfıyla ilişkilendirilmektedir. Vurulan kamçı sayısı, uygulanacak sakatlamanın tipi belirlenir.

İşkence ayinsel bir çerçeve içinde sürdürülürdü. Bu ayinsel durum içinde, işkence görenle cellat arasında bir çarpışma sahnesi, meydan okuma veya düello yaşanırdı. Cellat iktidarın gücünü sergileyen, yasayı uygulayan kişi olarak ön plandadır. Cellat yapacağı işte galip gelirse halk tarafından alkışlanır ve yargılanan kişiye istediği şekilde davranabilirdi. Ancak bunun dışında gerektiği gibi öldüremezse, ceza alır, halkın tepkisini çekerdi. Bu durumdan kaynaklı olarak, ölümden kurtulan mahkumun halk tarafından korunduğu da oluyordu.

Çoğu mahkum kilise kapılarının önünde teşhir edilir ve kentte dolaştırıldı. Cinayet işleyen suçlular ise, cinayeti işledikleri aletleri ellerinde taşıyarak, kentin belli yerlerinde durdurulur ve halka teşhir edilirdi. Törensel şekilde sürdürülen bu durum göz önüne alındığında, aklımıza bu işkence biçiminin farklı bir şekilde çeken İsa Mesih’i getirmektedir.  Bir suç aleti olarak sayılmasa bile çarmıha gerildiği “nesneyi” taşıması, Hıristiyan sanatında karşımıza çıkan önemli sahnelerden biri olarak bilinmektedir.

Türk filmlerinde Bizans imparatorluğu özellikle işkence eden, zulüm eden bir devlet olarak gösterilmiştir. Bizans imparatorluğunda uygulanan işkenceler çok bilinmese bile, Orta Çağ işkence aletlerinden yola çıkarak nasıl bir işkence biçimi uygulandığı tahmin edilebilir. Testere, engizisyon sandalyesi, boğaz sıkma aracı, lahit, giyotin, kafa ezici, kedi patisi, diz kırıcı, Judas sandalyesi, İspanyol eşeği, göğüs koparıcı ve timsah makası gibi işkence aletleri bilinmektedir.  Bunlardan ikisini açıklayacak olursak:

Judas Sandalyesi: kurban belinden bağlı şekilde piramit şeklindeki kutuya oturtulur. Oturum esnasında piramitin en sivri yerine anüs kısmı gelecek şekilde oturtulur. Vücuduna bağlı olan iplerle aşağı doğru çekilir.

İspanyol Eşeği: tepesi sivri tahta bir bloktan oluşan bu işkence aletine kurban çıplak şekilde oturtulur. Eşeğe biner şekilde oturan kurbanın ayaklarında ise ağırlık bağlanırdı.

Ayrıca Bilge Karasu’nun Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı adındaki romanında, romanın baş kahramanı Andronikos Bizans’ın İkonakırıcılık olarak bilinen döneminde yaşamaktadır. Bilge Karasu bu romanında kendine özgü diliyle Andronikos’a uygulanan işkence biçimlerinden birine değinmektedir. Onu uyutmayarak, devamlı konuşmasını sağlamak ve yaşamını bu şekilde sonlandırmaktır.

Osmanlı döneminde devamlılığını sürdüren bu durum “Cellat Ocağı” adı altında toplanan ve saraya bağlı cellatlar tarafından uygulanmaktaydı. Bir cellatbaşının yönetiminde örgütlenen cellat ve cellat yamakları emir aldıktan sonra işlerine koyulurlardı. İnfazın nasıl uygulanacağına uyulur ve mahkum, kendi evinde, suçu işlediği yerde ya da bir meydanda idam edilirdi. Bu idamlarda kullanılan aletler genellikle yağlı kementler ya da satırlar olurdu.

Hırsızlar, soyguncular ve katiller kentin işlek yerlerinde, herkesin gözü önünde asılır ya da boynu kesilirdi. Kişinin statüsüne göre -ki özellikle siyasetten idama mahkum olanlara- idam anında uygulanan saygı biçimlerinde de değişiklik gösterilmekteydi. Bu idamlar genellikle, Topkapı Sarayı’nın orta kapısı içinde ya da kapı dışında bulunan Cellat Çeşmesi denilen bölümde gerçekleşirdi.

Yapılan işkenceler arasında ustura ile deri yüzmek, çekiçle kemik kırmak, başa kızgın tas geçirmek gibi yöntemlere başvurulurdu. Çengel cezası olarak bilinen idam yöntemi ise Eminönü’nde bulunan kule kullanılırdı. Suçlu bir makara sistemi ile kulenin yukarısına kadar çekilir ve aşağı bırakılırdı. Yerden yüksekçe bulunan çengellere saplanırdı ve suçlu orada ölünceye kadar asılı şekilde kalırdı. Kazık, Osmanlı döneminde kullanılan en ağır işkence aleti olarak bilinmekteydi. Suçlu soyulduktan sonra, makat kısmından ucu sivri bir kazığa yavaş yavaş çakılır, kazığın ucu omuz başından çıktıktan sonra iki omuza yağ mumları dikilerek meydanlarda, sokaklarda teşhir edilirdi.

Cellatlar işlerini “doğru şekilde” yaptıklarında bahşiş alırlardı. Bunun yanı sıra idam edilenin üzerindekiler cellatların olurdu. Cellatlık, halk arasında uğursuz meslek olarak geçtiğinden ölen cellatlar sur dışına gömülürdü.

Bizans döneminde, İstanbul’da bulunan Büyük Saray’ın içindeki hapishaneler dışında şehirde ve Adalar’da bulunan manastırlarda hapishane olarak kullanılmaktaydı. Osmanlı döneminde zindan olarak anılan hapishaneler ise Yedikule, Tersane, Ağakapısı ve Boğazkesen olarak bilinmektedir.

Ortaçağ’da işkencenin çeşitliliği ve yoğunluğu bilinmektedir. Ancak bu durum imparatorluklar devrinde de varlığını sürdürmüştür. Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde ise 12 Eylül darbesi olarak bilinen ve birçok insana yapılan işkenceler, günümüzde acısını ve etkisini korumaktadır.

Editör: Fırat Şenol

 
Yorumlar